Eviniz boş kaldığında, yuvanızı keşfe çıkın
21/5/2008 · Kategori: Evlilik
Mahalle... O bildik yüzü ile, alışılmış telaşı ile karşılıyor beni... Sessizce içine alıyor, kucaklıyor. Köfteci köşede, karpuzcu onun karşısında. Pazar sokağı boş; tezgahlar kenarlara savrulmuş, bekliyor. Eksiği yok gibi duruyor; bir benim bildiğim eksiğin eksikliğini çekmesini bekleyemem elbet! Evim az ötede; perdeleri çekili. İçeride ışık yok, içeride ışığa ihtiyaç duyan yok.
Yansa bile boşluğa düşecek huzmeler. Yetim kalmış eşyaları kendileriyle yüzleştirecekler, belki de ağlatacaklar. Işığın vurduğu yerde bana yeni aydınlıklar sunacak yüzler yok.
Kapıdayım.
Zile basmam gerekmiyor. Zilin sesine ses verecek yok. "Kim o?" diyenim
yok. Adımın ve sesimin yankılanmasına derinliğini bilemediğim ama
varlığından emin olduğum tanımsız bir sevinçle karşılık verecek yok.
Kapının arkasında bekleyenim yok. Önünde beklemek ile arkasına geçmek
arasında pek fark yok. Kapalı kalsa ne gam! Açmaya değmeyen kapıdan
daha büyük duvar var mı ki?
Anahtar
elimde. Kendim çeviriyorum. Bana açılmıyor kapı. Ben açıyorum kapıyı.
Ben açılıyorum kapıya. Sessiz ve loş koridor. Ses yok; tanıdık yüzler
eksik, beklediğim gürültü tükenmiş, alıştığım uğultu alıp başını
gitmiş. "Baba bana ne aldın?" diyen bıktırıcı ses bile terk etmiş
kapının arkasını. Ayakkabımı çıkarmama bile fırsat vermeyen, apansız
boynuma atılan sabırsızlıkların yerinde yeller esiyor.
Mutfağın
tıkırtısı kesilmiş. Koku gelmiyor içeriden. Ocak sönmüş; tencereler
kenarda bekliyor, tabaklar pek uslu duruyor. İçeride kocaman bir
boşluk; sanki ağız olmuş sustukça konuşuyor, konuştukça sus(tur)uyor.
Çöp kutusu boş. Kocaman bir hiçliğin, hep dolu gördüğüm için hesap
etmeye fırsat bulamadığım o tuhaf boşluğun sözcüsü olmuş. Konuşuyor boş
çöp kutusu. Dolu dolu bağırıyor hiç çekilmeyen çekmeceler. Hiç
kirlenmeyen tezgah, hiç akıtılmayan musluk, hiç kırışmayan kilim ve
yerinden hiç kaymayan sehpa örtüsü, hayatın nabzının çekildiğini
haykırıyor dört duvar arasından. Eşyanın ruhu çekilmiş. Pencere
pervazlarında çocuk bakışının ışıkları eksik. Kapı aralarından aşina
kadın sesi sızmıyor. Koridor daha da daralmış, darlanmış. Canı çekilmiş
odaların, yastıkların beyin ölümü gerçekleşmiş. Aynaların yüzü solgun;
bakanı yok. Hiç dokunulmamış diş fırçası içimin içinde bir yerlere
dokunuyor. Hiç erimeyen sabun gizli sızılarımı köpürtüyor.
Bisikletler
köşelerine çekilmişler; boyunları bükük, pedalları suskun. Giyilmeyen
küçük terlikler ağlıyor gibi, minik ayakların dokunuşuna hasretler.
Buzdolabındaki çikolatalar değecek dudaklar arıyorlar kendilerine.
Derin dondurucuda eriyeceği aşklarını özlüyor dondurmalar. Ayakkabılık
rahatlamışa benziyor, kalabalığı başından savmış, sakinleşmiş. Çok
giyilen ayakkabılar alıp başlarını gitmişler. İçindeki ayaklar başka
yerlere basıyorlar, uzak yollara koşuyorlar.
Bilgisayarın
tuşlarına dokunurken omuzlarıma çıkan, "bana yesim göstey baba!"
engellemesinden kurtuldum. Bu "kurtuluş"un esiriyim şimdi. Omzuma
apansız yaslanan o beklenmedik ağırlığın yokluğu çökertiyor omuzlarımı.
Seccademin tam orta yerine uzanıp secdelerimi engellemeye çalışan minik
bedenin bıraktığı boşluğa koyuyorum alnımı. Boşluğa düşüyor gözlerim.
Sabah ayaklarıma dolanan, kapıdan çıkışımı sonu gelmez bir törene
dönüştüren o ses yok. Hiç sırası değilken, "Baba, haydi gezmeye
gidelim!" diyen ses yok.
Eşim ve
çocuklarım bir süreliğine şehir dışında. Acıyla anlıyorum ki, benim
varlığım doldurmaya yetmiyor evi. Eşim ve çocuklarımın çekilmesiyle
ortaya çıkan o boşluğun çok az bir kısmına denk geliyor cismim.
Varlığım "ev"i "yuva" yapmaya yetmiyor. "Ev"i "yuva" yapan o görülmez
boşluğun boyutlarını ölçmeye başlıyorum şimdi. Ölçü birimim Sueda
Zeynep, Mustafa Ahmed, Mehmed Furkan ve Semine... Onların sıcak ve enis
yüzlerince ölçüyorum o boşluğun yüz ölçümünü. Onların seslerinin
yankılanmasıyla tahmin ediyorum o boşluğun nerelere kadar uzandığını.
Onların hasretlerinin göğsümdeki ağırlığı ile tartıyorum o boşluğun
havasını.
"Evim"
onlarsız da oluyor ama onların uzaklığınca uzak kalıyorum "yuvam"a.
"Evim" onların yokluğunda da ayakta duruyor ama "yuvam" onların
kıyılarımdan çekilerek açtığı o derin uçurumun dibinde bekliyor.
Tecrübemle
sabit olmuş tavsiyemdir: Bir gün "ev"iniz boş kaldığında, "yuva"nızı
keşfe çıkın. Doğrudur; taştan ve demirden yapılır evler; kolayca da
bulunur onlar. Ama yuvalar çocuk cıvıltılarının ninnisiyle, kadın
dokunuşunun sıcaklığı ile inşa edilir. Kolayca kaybedilir onlar; kolay
kolay bulunmazlar...
Senai Demirci
